4 Nisan 2007 Çarşamba

Viking'lerin Vicky'si

Hakikaten yahu, gençken de uykusuzdum. Şimdi anımsadım; bir düğüne gitmiştik Söğüt'e. Karlı, buzlu bir gündü. Düğünde her zamanki gibi, kız meselesinden kavga çıkmıştı. Düğün sahipleri erkenden karakola gidince alet edavatımızı toplayıp, şoför abiyi güç-bela ayıltıp dönüşe geçmiştik kabak lastikli minibüs ile. İnan olsun, Bilecik'e dönene kadar kırksekiz saat gözümü kırpmamıştım da, bana mısın dememiştim billahi.

Kızım da bana çekmiş; bebekken annesi dayanamayıp yığılırdı. Oniki metrekarelik salonda, silindirik Vezüv sobanın çevresinde, sütçü beygiri gibi döner dururduk; çenesini omuzuma yaslamış, minik parmaklar ensemde saçımla oynar, gözleri açık, sabaha kadar. O süt kokardı; beygir de ben, doğal olarak!

Babamdan bilirim; yaşlandıkça daha az uyunuyor. Bizimkinin namaz niyaz ile ilgisi yoktur gerçi ama, sabah ezanını illa duyacak! Cami hoparlöründen "püf, püf" sesi gelmeden uyanmıştır, kesin.
Tabii yaşlıların başka avantajları var, işi kapmışlar bir kere. Örneğin benim peder, hasta FB'li. Maç kaçırmaz. Gerçi sırf FB'ninkiler değil, hiç bir maçı atlamaz. Kulaklar da artık ağır işittiğinden, seven sevmeyen herkes maçı naklen dinler oturduğu apartmanda. Hem de çift kaynaktan. Zira aynı anda radyoda maçı anlatanla, televizyondaki spikerin uyum içerisinde olması önem taşır onun için. Kendi görüşünün çifte teyidini almak ister diyeceğim ama, bazen her iki anlatıcı da zılgıtı yerler habersizce.

Avantaj olayı ise şöyle oluyor:

Bu kadar gürültü patırtı arasında, bir bakarım bizimkinde gözler kapalı. İki dudak, birbiri üzerinde sabit duramıyor. Zira derinden bir horultu titreşimi dudakları hafiften zıplatıyor. Baş, sağa ya da sola doğru açı yapmış, dik duramıyor.

O zaman anlarım, açığı kapatıyor.

Bunu anlarım da, nasıl olup da hiçbir pozisyonu kaçırmadığını mümkünü yok, anlayamam. Gözler uyuyunca kulaklar gayrete gelip uyumuyor mu, gözleri çalıştıran enerji tasarruf edildiğinden beyindeki dinleme merkezine ekstra güç transfer oluyor da, kapasite arttırımı mı gerçekleşiyor, çözemem.

Gençken nasıldı, o da uyuyamaz mıydı bilmiyorum. Aklıma gelip sormadım şimdiye kadar. Eğer genetik bir olaysa, ondan bana, benden de bizim kıza geçmiş demek ki; uykuyla aramız yok.

"Eee, n'apalım uyuyamıyorsan? Bize ne be? Kışt!" diyenler haklı olmasına haklı da; hanım uyumuş, diğer uykusuz odasında ders mi çalışıyor, tuale fırça mı sallıyor, mesene'sinin başında mı bilinmediğine, teveden nefret edildiğine, Şaka gece tuvaletine çıkartılıp rahatlatıldığından, ayaklarımın dibinde yuvarlak bir pufa dönüştüğüne, yakın gözlüksüz kitap okumak güçleştiğine göre, benim için geriye kalan, maziden sarkan hoş sedalar eşliğinde, kendi kendime konuşmak!

Kendi kendine konuşma stilim var benim; kendi kendime geliştirdiğim.

Bir kere, gürültüyü sevmem, sessiz konuşulacak. Kırk kadar yıl önce, bir doktor amca anacığıma söylerken duymuştum; bende gizli ateş varmış. Hastalandığımda ateşim çıkmaz benim. Yani, öyle hemencecik yükselmez. İçim yanar da, dereceyi koltuk altımda yirmi dakika da tutsam, otuzaltıbuçuğun bir milim üstüne çıkmaz. Bunun da az zararını çekmedim değil, unutmazsam sonra söylerim.

İşte o yüzden, ancak çok ağır hastaysam, sayıklamaya başlarım yüksek perdeden. Ben duymadım, hanım farketmiş, o söylemişti. Ne ilk sevdam kalmış ötmediğim, ne de uyaksız şiirlerim, bilmediğim.

Kimilerine göre kafatasımın içi boş, bazılarına göre saman dolu olabilir elbette. Bana göre ise içeride bir göl var; dışarıdan bir taş atılmadıkça durgun, dingin. Küçücük belki ama bana özel, çok güzel. Bafa kadar bile büyük değil. Ama hani, yaza daha yeni girerken ya da sonbahardan çıkarken günün ilk ışımalarıyla veya güneşin suya gömülüp, "hişt, sabaha yine buradayım, unutma" dercesine ufka bıraktığı kızıllık altına serdiği saten çarşaf gibi hali var ya, benimki de böyle.

Çök kıyısına, "Nights in white satin" dinle, işte öyle.

Koltuğumun kenarına bantladığım kablonun ucundaki iki küçük yuvarlağı, gözlüğümü çıkarıp gözlerime yanaştırırım; üzerinde "R" harfi yazılı olanı sağ, diğerini sol kulağımın içine sokuştururum.

Gölümün üzerine sevdiğim notalar yağmaktadır. Bazen hafifçe dalgalanır sular, bazen kabarır dalgalar. Belki bir arabesk rüzgar eser, belki esrar kokar. Kimi zaman bir panflüt uçar, kimi zaman yıkılır bir duvar.

Alırım suya değil de yanıbaşıma düşen bir dörtdörtlük "fa"yı, sektiririm gölümde, sayarım; bir, iki, üç… Suya battığı son noktada oluşan dalgalar geri gelir halka halka.

Karşı kıyıdan seslenir bir yarım, bana: "Eee, daha daha?"

"Hatırladın mı, Viking'ler vardı, bir de Viking'lerin Vicky'si.

Burnunu kaşıyınca aklına parlak fikirler gelirdi de, çözüverirdi sorunları, engellerdi kavgaları…"

"Yine mi?" der öbür yanım. "Sen en çok Bugs Bunny'yi severdin, unuttun mu?"

"Onu hala severim, hep seveceğim. O başka.

Yalnız…

dinle bak, bugünlerde aklımda hep bu fıkra var. Bıkmışsındır gerçi ama;

hani Temel, kendini hiç iyi hissetmiyormuş da kimseleri inandıramıyormuş ya…

Hani vasiyet etmiş de, Fadime'si taşına yazdırmış ya:

Hastayum dedum, hastayum dedum; inanmadinuz.

N'oldi?"

Gülmesini beklerim diğer yarımın. Ses gelmez, bakarım bir müddet karşıdan. Uyuttuğumu anlarım.

İkiye bölünür uyanık yarım. Yarımın yarısı sorar bu kez:

"Bekliyorsun da, neyi?

Bekliyorsun da, niye?"

Geliverir işte o canımı acıtıcı an, yine.

"Bak!" der, "Bu kapıdan girmiştik bu şehire, dolaşmıştık kumsalı. Karşı sahile bakmıştık günbatımı. Ay, kendini güneş sanmıştı. Ayna kırıkları yakamozu oynuyordu, biz sahici yıldızları saymıştık. Ne güzeller gördük şeffaf maskelere saklı, ne sözler duyduk sonuna kadar haklı. Hadi artık, çıkalım aynı kapıdan, gelmesini bekleme, biz ona gidelim."

"Tamam da," derim; "ya çok ağlarsa? Ya orası çok karanlıksa? Bilirsin ben uğultudan, bir de karanlıktan korkarım."

"Yeter! Konuşma benimle, korkak! Uyuyacağım."

Usulca çıkarım dışarı.

Tavşanımı görürüm; suratı şaşkın, bir kulağı dik, diğeri kırık. Vicky bana bakmaktadır, parmağı burnunun üstünde, hareketsiz…

Kapıyı sessizce kaparım.



Susarım.




M.Müfit Uzman

Etiketler:

0 Yorum:

Yorum Gönder

Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]

<< Ana Sayfa